Table of contents
Paylaş

İlişkilerde Özdeğer 

Değerini Sen Belirlersin!

“Ya sırtımıza alıp taşıyoruz ya ayağımızda eziyoruz, öğrenemedik yan yana yürümeyi…”

Ömer Hayyam

Değersizlik inancı nedir?

Kendimize soralım, nereden geliyor bu değersizlik inancı? Neden bu kendimizi daha iyi bir yaşama layık görmeyişler? Yetersiz, kıymetsiz, ezilmiş, reddedilmişlik hisleri neden bizi buluyor? Sanki herkese en istediği hediyelerin dağıtıldığı kalabalık bir kutlamada sıra tam bize geliyor, fakat kimse bizi görmüyor, es geçiyor hediyeleri dağıtan. Üstelik en sevdiklerimiz var bu kutlamada. Odanın her yanı onlarla dolu ama nedense bir tek bizim ihtiyaçlarımız ve beklentilerimiz öncelik ve önem görmüyor.

Kendimize soralım: neden değerimizi başkalarının inançlarına ve davranışlarına bakarak tartmaya çalışırız? İlk kutlayacağımız kendi varlığımız ve hayatımız iken neden karşımızdakinden bekleriz o kutlamayı ve onayı?

Kabul görmediğini hissettiğin olmuştur… Sen aşırı fedakarlıkta bulunan olsan da son derece uyumlu davransan da karşındaki ile arandaki maya tutmaz. Sen verdikçe o alır ve alacağı kalmayan ev sahibi odayı terk ettiğinde kutlamanın en ‘görmezden gelinmiş’ ve değersiz konuğu gibi kalakalırsın bir köşede. Ve hayatını seyredersin neden benim başıma geliyor bunlar, diye. “Bunca sevgiye, ilgiye, koşup gitmelerime, özverime rağmen neden beni görmezden geldiniz, neden oyaladınız?”

Öz değersizlik, özel hayatımızı, mesleğimizi, sosyal hayatımızı ve beden-ruh sağlığımızı etkileyecek kadar yükselebilen habis bir yara. Bu yaranın temelini görmek istersen ilk yaşlarına, büyüdüğün ortama kadar gidip göz atmakla başlamalıyız. Yoksa çapası erken yaşta atılan bu değersizlik inancı bize partinin istenmeyeni gibi hissettirmeyi yaşam boyu sürdürür. Değer hissini kaybettiğinde tepkilerin çok çeşitlidir:

Bazen ya çok yüceltirsin insanları veya yerin dibine göndermek istersin. Öyle kuvvetli bir çekirdek inançtır ki sevilmemekten, terk edilmekten çok korkar, en doğru zamanda atabileceğin adımlardan ve duygularını paylaşmaktan elini ayağını geri çekersin. Çapa sana şunu söyler: sen sevilmeyi hak etmiyorsun ki? Ve devam eder, ‘eğer bu insan, seni olduğun gibi sevmiş ve senin için çabalıyorsa o da değersizdir; çünkü sen değersizsin. Sana değer vermiyor mu? O zaman ilgisini ve sevgisini kazanmak için daha çok emek vermelisin!’

Hiç sevilmek ve kabul görmek için insanlarla aşırı uyumlandığın, her dediklerini onayladığın, sana bağlanmaları için onlara hediyeler aldığın sürprizler hazırladığın dönemlerin oldu mu?

Veya evimde huzur kaçmasın, tartışma çıkmasın diye fikirlerini söylemediğin, kırıldığın konuları bastırıp dile getiremediğin? Sonra tüm bu yüklerin hem psikolojini hem de bedensel sağlığını olumsuz etkilediğini fark ettiğin?

Başkalarının ne düşündüğünü önemsediğin için aşırı fedakarsın. Omzunda taşıdığın, zihninde ve bedeninde taşıdığın yük ile aynı yük: Değersizlik yükü. Yorgunluğun ondan… Çünkü hayır diyemez, onay almadan yaşamda ileriye hareket edemezsin. Ve onaylanmama karşılığında sıklıkla iyi niyetinin suistimal edildiğini söylersin…

Bazen de sessizlik değil, eleştirel ve kibirli bir profil olarak gün yüzüne çıkar bu duygular. Hayatındaki eksikliklerin faili onlar, mağduru hep sensindir. Gerçek duygularını ifade etmekte zorlanır, eleştirme yoluna gidersin. Öz değersizliğin temeline inmek yerine, bu gizleme yolları alışkanlığın haline gelmiştir… Sürekli ‘söylenme’ ve eleştirme hali, karşındakinin daha çok uzaklaşmasına sebep olur…

Özdeğer ve değersizlik tanımlarını öğrendik de ilişkilerde değerimizi nasıl bulup öğreneceğiz? İlk değer vermemiz gerekenin kendimiz olduğunu…

Özel hayatında yaşadığın ilişki sorunları işte tam da yukarıdaki sebeplerle hayatında yer ediyor ve seni çıkışsız sandığın ve değer bulamadığın bir ilişki sarmalına sokuyor.

Sırf ilişkin/evliliğin çıkmaza girmesin diye alttan aldıkların, ses çıkarmadıkların, ‘yaranmak’ için hep kendinden daha çok verdiklerin, tavizler, üzerini örttüklerin… Bunların hepsi sen onay alabilesin diye gerçek duygu ve düşüncelerini ifade etmediğin için yaşanıyor olabilir mi?

Değersizlik dediğimiz öyle hızlı öğrenilen bir duygu ki, bir kere maruz bırakılınca bize yapılanı o kişinin davranışlarını hak görmeye başlıyoruz. Bu sarmalı yaratan aslında biziz!

Vaktini sizden başka her şeye ve herkese ayıran sevgililer, kendine yemek siparişi verirken sizin tercihinizi sormayan flörtler, size vakit ayırmak yerine ilk boş zamanını arkadaşlarıyla geçirmeyi seçen eşler… Verilen vaatlerin yerine getirilmediği, öncelik çemberine dahil edilmediğiniz, ihtiyaç ve duygularınızın görmezden gelindiği, tepkiniz dile gelince suçlu hissettirildiğiniz bir ilişkilenmede mutluluk ve huzur barınamaz. Ya kendimizi bu değersiz hislerden uzaklaştırmak için gereksiz başka işlere ve konulara kafa yorarız ya da karşımızdakini eleştirmeye ve dolayısıyla ilişkideki sorunu büyütmeye devam ederiz.

Değer gördüğümüz yerde ise iç huzurumuz ve sağlığımız yerindedir. Karşılıklı iletişimin ve özdeğerin korunduğu ilişkilerde birlikte çiçek açarız ve büyürüz. Çabamızın karşılığı vardır, verdiğimiz kadarını alma halindeyizdir. Herkesin sınırlarının belli olduğu, ortak alanlarda buluşup mutluluğu ve sevme sevilme hissini paylaştığımız güvenli bir ilişkide, kimse bizi suçlu, öfkeli, ezilmiş, bastırılmış hissettirmiyordur.

Peki, ne yapsak da karşımızdaki artık şu huylarını bıraksa da değişse! Kimseyi değiştirmek mümkün değil, bu kabulde birleşelim.

Sen değişirsen ve kendine bu işkenceyi çektirmeye karşı ilk “hayır”ını söylersen hayatında neler değişirdi? Eskiye ait duygularını boşaltsan, dönüştürsen ve değişip dönüşebilen duygularınla hareket etmemeyi öğrenebilsen, ilişkinde/evliliğinde nasıl mucizevi bir değişim yaşanırdı?

Sevgi yoksunluğuyla kendini cezalandırmadığın, özdeğerine sahip çıktığın, tüm yükü tek başına sırtlanmadığın, karşındakiyle el ele yürüdüğün ilişkiler yaşaman mümkün desem, ilk dönüştürmek istediğin ne olurdu?

Hayatını değiştirebileceğin tek insan sensin, değerini de ancak sen belirlersin! Değişime ve öz değerini kucaklamaya ne kadar hazırsın?